Editörden: Bilmemenin Cesareti
Bir süredir geleceği fazlasıyla konuşuyoruz. Geleceğin işleri, geleceğin becerileri, geleceğin liderleri, geleceğin çalışma hayatı… Her yeni rapor bize birkaç yıl sonrasının nasıl olacağını anlatıyor. Yeni bir kavram çıkıyor, ardından o kavramın etrafında bir dünya kuruluyor. Bir süre sonra da hepimiz, henüz yaşanmamış bir geleceği sanki çoktan biliyormuşuz gibi konuşmaya başlıyoruz.
Oysa hayatın bize öğrettiği başka bir şey var. Gelecek, ne kadar hazırlıklı olursak olalım, bizi her zaman biraz şaşırtıyor.
Bugün iş dünyasında yaşanan dönüşümün belki de en ilginç tarafı bu. Çok daha fazla veriye sahibiz, çok daha hızlı bilgiye ulaşıyoruz. Yapay zekâdan analitiğe kadar pek çok araç, karar verme biçimlerimizi değiştiriyor. Buna rağmen yarının nasıl şekilleneceğine dair kesinliğimiz artmıyor. Bazen daha fazla şey bildikçe, ne kadar az şeyden emin olabildiğimizi fark ediyoruz.
Değişen yalnızca teknoloji değil. İnsan da değişiyor.
İnsanların işten beklentileri, kariyer algıları, başarı tanımları, bir kuruma bağlanma biçimleri… Bunların hiçbiri birkaç yıl önceki haliyle kalmıyor. Bir çalışanın neden bir kurumda kaldığını yalnızca ücretle, neden ayrıldığını yalnızca kariyer fırsatıyla açıklamak giderek zorlaşıyor. İnsanların işle kurduğu ilişki daha kişisel, daha karmaşık ve belki de daha kırılgan bir hale geliyor.
İnsan Kaynakları’nın önünde de tam burada başka bir soru beliriyor: Değişimin kendisini yönetmeye çalışırken, değişen insanı ne kadar anlayabiliyoruz? Uzun yıllar boyunca İK’nın önemli görevlerinden biri belirsizliği azaltmaktı. Süreçleri tanımlamak, yetkinlikleri belirlemek, kariyer yollarını çizmek, performansı ölçmek… Organizasyonun daha öngörülebilir olması için sistemler kurduk. Bunların hepsi hala önemli. Fakat artık her şeyi önceden tarif edemeyeceğimiz bir dönemin içindeyiz.
Henüz ortaya çıkmamış meslekler için yetkinlik modeli hazırlıyor, geleceğin çalışanını bugünün ölçütleriyle tanımlıyor, yarının liderliğini bugünün deneyimleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Bir noktada durup bildiklerimizin sınırına bakmak gerekiyor.
Bilmemek her zaman bir eksiklik değil.
Bazen bilmediğini kabul etmek, öğrenmenin başladığı yer. Bir kurumun “biz bunu bilmiyoruz” diyebilmesi, çalışanının yeni bir şey söylemesine alan açabilir. Bir liderin bütün cevaplara sahip olmadığını kabul etmesi, ekibinin sesini daha fazla duyabilir. Bir İK profesyonelinin geleceği kesin cümlelerle tarif etmek yerine doğru soruların peşinde kalması, bugün hiç olmadığı kadar değerli olabilir.
İş dünyasının bundan sonraki döneminde bizi bekleyen önemli yetkinliklerden biri, belki de yeni bir şey öğrenmekten önce eski bildiklerimizi yeniden sorgulayabilmek olacak.
Eylül biraz bunun için güzel bir zaman. Yazın ardından herkes yeniden hızlanırken, kısa bir an için geriye bakmak; neleri değiştirdiğimizi, neleri hala aynı şekilde yaptığımızı ve aslında neyi artık eskisi gibi düşünmediğimizi fark etmek için… Elinizdeki bu sayıyı hazırlarken biz de çalışma hayatının bugünkü dönüşümüne bu pencereden bakmaya çalıştık. Bildiklerimizin yanında bilmediklerimize, cevapların yanında sorulara, değişimin kendisi kadar değişimin insanlarda bıraktığı izlere…
Geleceği karşılamanın yolu belki onu önceden bildiğimize kendimizi fazla inandırmamaktan geçiyor. Biraz merak, biraz cesaret ve gerektiğinde “bilmiyorum” diyebilme özgürlüğüyle…
İyi okumalar,
Gülcan Çağlar Çalışkan
Genel Yayın Yönetmeni