Yanlış İşte “Başarılı” Olmak

Kaan KOSOVA


Okuyucusunu türlü ıstıraplara sokan Dostoyevski’yi, bıraktığı türlü güçlü tesirlerden ötürü sevmem. Suç ve Ceza’yı okurken bırakın Raskolnikov olmayı, Raskolnikov’un vicdan azabı, ateşli hastalığı bizzat siz olursunuz. Ben Tolstoycuyum. Tolstoy kitapları akar. Siz, siz olarak kalmaya devam edersiniz, betimlemeler bir film gibi sayfaların arasında kayar gider.

Tolstoy zengin bir aileye doğmuştu. Birçok savaşta görev almış, saygın bir askerdi. İyi bir aile kurmuştu. Nobel kazanamamış olsa da tüm zamanların en iyi yazarlarından birisiydi ve bu durum genelde olduğu gibi öldükten sonra meşhur olunan bir sanatçının makus talihi değil; kanlı, canlı hayattayken kabul görüyordu. Her şey kulağa mükemmel geliyor. Ancak Tolstoy’un hayatını tam da “prime döneminde” ikiye bölmek ve böyle ele almak gerekiyor. Her anlamda hayatının zirvesindeyken Tolstoy duruyor ve “Ben ne yapıyorum?” diyor. Tolstoy’un varoluş krizine burada bir virgül koyuyorum…

Ve okuyucuya “başarı nedir?” diye soruyorum. Nedir başarı?

Kimine göre çok para kazanmak, kimine göre iyi bir eş olmak, kimine göre iyi bir öğrenci olmak, kimine göre de güzel ahlaka sahip olabilmek.
Bu “kimine göre” diye başlayan söz öbeklerini daha sayfalarca yazabilirim ama burada bırakıyorum. Çünkü çok net bir şey var ki bu sorunun cevabı herkes için farklılık gösteriyor. Kendimden bir şeyler anlatıp, buraya tekrar geleceğim.

Şu ana kadar hiçbir zaman Tolstoy gibi radikal bir varoluş sorusu sormadım kendime. İşte ya da okulda hep mutluluğu aradım. Benim için başarı mutlu olmaktı. 18 yaşında henüz üniversitenin ilk yarıyıl tatilinden itibaren çalışmaya başladım. Bunlara bir “iş” gibi değil “deneyim” olarak baktım. Girdim, sevdim, biraz kaldım, çıktım. Girdim, sevmedim, biraz kaldım, çıktım. Farklı farklı işler, farklı farklı kişiler, farklı farklı düzenler gördüm. Okuldan alamayacağım, çok daha büyük deneyimlerdi bunlar.

Açıkçası 40’larıma ya da 50’lerime geldiğimde, 20’li yaşlarımdaki seçimlerim yüzümden mutsuz olmaktan korktum. Hayat yolculuğunu mutluluk üzerine inşa etmeyi hedefledim. Bugün bulunduğum noktadan geriye baktığımda memnun, ileriye baktığımda ise umutluyum diyebilirim. Çünkü erken yaşta çok şey deneyimleme fırsatı buldum.

Butik Bir Kafe mi Açsak?

Bir şirkette İnsan Kaynakları direktörü olduğunuzu düşünelim. Pazarda tanınan bir sima, şirkette saygın bir figür olduğunuzu kabul edelim. Dolgun bir maaş, fantastik yan haklar… 40’larınızın sonunda olduğunuzu varsayarak devam edelim.

Bir sabah gözlerinizi açtınız, yüzünüzü yıkarken aynada kendinizle bakıştınız ve Tolstoy gibi “Ben ne yapıyorum?” dediniz. Bir anda yaptığınız işten mutsuz olduğunuzu, aslında içinizde hep ukde olarak kalan bir başka mesleği düşündünüz…

Mesela ressam ya da berber olmak?

Böyle radikal kararlar alıp, beyaz yakalı olmaktan vazgeçip kafe açanlar için bir sektör bile var! Bu sektör çalışanları ikinci el kafe gereçleri satıyor. Siz beyaz yakalı olmaktan vazgeçip bir kafe açıyorsunuz; şahane, butik bir kafe… Ancak kısa süre sonra batıyorsunuz ve gereçlerinizi de birileri yok pahasına satın alıyor. Yeni gelen beyaz yaka istifacılarına sıfır fiyatından bir tık daha uyguna satıyorlar. 1 yıl sonra yeni açılan kafe batınca… Hooop, gereçlerin “yok pahasına” alıcıları hazır.

Vites Düşürmek

İşin latifesi bir yana profesyonel ya da özel yaşamımızda böylesi radikal değişiklikler isteriz zaman zaman. Bana göre böyle durumlarda hemen kaçmak değil, biraz durmak gerekir. Belki bir tatil, biraz uzaklaşmak, biraz dinlenmek ferahlık verebilir. 

Çünkü böylesi buhran dönemlerinden kurtulmak için insanın aklına ilk olarak elinin altındakiler geliyor. Profesyonel hayatta bunun için iş, sektör ya da meslek olarak somutlaştırabilirim. Ancak belki de problem yaşadığımız alan bunlarda değil rolümüzde ya da tempomuzda olabilir. 

Elbette geçmişi değiştiremeyiz. Geçen yılları boşa harcadığımızı düşünmek bizi geriye düşürmekten öteye gidemez. Daima ileri bakmak ve bunu büyük bir merakla yapmak gerekir. Yine de bazı şeylerin değişmesi gerekiyorsa bunu küçük küçük yapmak yerinde olacaktır. 

Tolstoy bu değişimi dramatik bir şekilde yaşadı, sanki bir Dostoyevski romanında gibiydi. Hatırı sayılır bir serveti fakire fukaraya dağıttı ve ömrünün kalan yıllarını maddi olarak zor şartlar altında geçirdi. Giydiği kıyafetleri bile kendi dikti. Sefalet içinde yaşadı. Önceki hayatında sahip olduğu ve bizler için kulağa güzel gelen şeyler, ömrünün ikinci yarısında yine bizim için kötü gibi duruyordu. Tüm bu olanlara karşı mutlu muydu bilinmez ama en büyük tutkusu olan yazmayı sefalet içindeyken de devam ettirdi. Yazma tutkusu onun en büyük yoldaşı olmuştu.

Yanlış işte başarısız olmak çok doğal ve haliyle kabul edilebilir bir şeydir. Gelgelelim yanlış işte, yanlış yaşamda “başarılı” olmak volkanik bir arazide yaşamaya benziyor. Toprak inanılmaz verimli ama toprağın birkaç metre altı ateş deryası. Kısa vadede çok güzel ancak uzun vadede çok tehlikeli.

Bizde içerik bol, seni düzenli olarak bilgilendirmemizi ister misin? :)