Can Ne İster?

Favorilere Ekle


 

 

 

 

 

 

 

Özlem Kurt 
Allianz Avustralya
Kurum İçi İletişim Müdürü

“TPS raporlarını bir an önce masamda istiyorum.” Bu replik size bir şey çağrıştırdı mı? 1999 yapımı Office Space filminin çok ölümsüz bir sahnesinden... İzlemeyenler için özetle hiçbir iş yapmayan ve ara ara elinde kahvesi ile belirip rapor soran bir yöneticinin repliği. Aynı filmdeki bir diğer ölümsüz replik ise “I could set the building on fire.” Yani bir çalışanın başına gelen onca olaydan sonra binayı kundaklama niyeti. Bir çalışanı bu noktaya getiren nedir sizce?

Bu sıralar gündemi epey meşgul eden “The Great Resignation” dalgasına neler sebebiyet verdi? Öyle ki Allianz Risk Barometresi’nde kalifiye insan gücü bulamama global bir risk olarak bu sene listede ilk 10’a girdi. Çalışanlar uzaktaki çimlerin daha yeşil olabileceği umuduyla bir değişim bir arayış peşinde. Kimi yaşamını idame ettirebilmek için daha çok gelir derdinde kimi iş yoğunluğundan kendisine, ailesine, sevdiklerine vakit ayıramama derdinde kimi trafik çekmekten bıkmış durumda kimi kariyer basamaklarını tırmanma umudunda kimileri ise şirketten öte yöneticilerinden kurtulma niyetinde. Herkesin bu değişim kararında kendine has farklı farklı pek çok nedeni var.

İçinde yaşadığımız ortam, koşullar yani ihtiyaçlarımız bir nevi değerlerimizi belirliyor. Pandemi ile birlikte değer setlerimizde çok hızlı bir şekilde ciddi değişimler oldu. Bu yeni dönemin dinamiklerine göre ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz yeniden şekillendi. Barret Values Centre tüm dünyadan 2500 kişinin katılımı ile pandemi ve kültür değerlendirmesi adıyla bir araştırma yaptı. Araştırmaya göre pandemi ile birlikte kişisel hayatımızı daha kaliteli sürdürebilmek için esneklik, iş yaşam dengesi, aile ve sevdiklerimizin bakımı gibi değerler ön plana çıkarken, kurumdan beklentilerimiz ise ortak çalışma, ekipler ile bağda kalabilmemizi sağlayacak teknolojik donanım, değişime adaptasyon, çevik olma becerisi gibi değerler oldu. Çalışanların ihtiyaçlarındaki bu hızlı değişime adapte olarak onları destekleme gayreti gösteren kurum perspektifinde ise finans ve verimlilik odağı yerini insanlara, çevikliğe ve iletişime bıraktı.

Bu zorlu pandemi sınavını geçemeyen kurumlarda ihtiyaçları görülmeyen, duyulmayan çalışanlar, boş vaatler duymaktan oldukça bunaldılar ve iş aksiyona gelince adım atamayan kurumlarına dair olan inançlarını yitirdiler. Hal böyle olunca herkes daha ümit vaat eden kurumların arayışına girdi.  Ya da umudunu yitirmiş durumda benzer bir kuruma geçerek “Bari 3 kuruş daha fazla kazanayım da çektiğim çileye değsin.” diye düşünür oldu. Bu kısmı özellikle konuşma dilinde yazıyorum çünkü son dönemde pek çok arkadaşımdan aynen bu cümleleri duyuyorum. Tabloyu çok karanlık çizmiş olabilirim ancak özellikle Türkiye’de artan kaygı, korku, antidepresan kullanım oranları ve düşen çalışan bağlılığı verileri sanıyorum bu tabloyu doğrular nitelikte.

Koşullar Değişiyor ancak İnsanın Özü Aynı

Aslında bence ne sorunun kendisi ne de çözümü pandemi öncesi ya da sonrası diye ikiye ayrılmıyor. Teknoloji, çalışma şeklimiz ve çalıştığımız ortam, salgın elbette bazı ek ihtiyaçları beraberinde getiriyor ancak insanın özü değişmiyor. ‘The Great Resignation’ tanımından önce ‘The Great Realisation’ kavramını duyduk. İnsanlar pandemi ile birlikte yakınlarını kaybettiler, güvenlik ihtiyaçları arttı, ailelerine daha çok vakit ayırma, sevdikleri insanların bakımını üstlenme gibi konulara daha fazla önem vermeye başladılar. Çalışanların haklı isyanı ve kolektif gücün oluşturduğu ses kurumların da sonunda durumun ciddiyetinin farkına varmasını, bir nevi aydınlanmasını sağladı diyelim zira çalışanlar bence her zaman benzer talepler içindeydi.

Bir iç iletişimci olarak yıllardır kurumlarda çalışanın önce insan olduğunu, kendilerini değerli hissetmeleri için çalışandan önce insan yerine konmaları gerektiğini, ihtiyaçlarının duyulması ve bu konuda aksiyon alınması gerektiğini, kurumun dilinin, tonunun, yani özünün ve sözünün bir olması gerektiğini, CEO iletişimin kurumsal itibardaki kritik rolünü her fırsatta vurguladık. Şimdilerde tüm dünyayı aynı anda etkileyen bu köklü değişim ile bu ihtiyaçlar ne mutlu ki duyulmaya başladı ve çevik bir şekilde aksiyon almayı başarabilen kurumlar çalışanlarına geç kalınmış kral tacını takmaya başladılar. 

Dönüşümde Kurumların Rolü Kritik Önem Taşıyor

Edelman 22 senedir sürdürdüğü 28 ülkenin katılımı ile gerçekleştirdiği Güven Barometrisi’nde bu sene devlet ve medyaya olan güvenin düştüğünü, kurumlar ve sivil toplum örgütlerine dair olan güvenin ise arttığını söylüyor. Rapor özellikle sosyal medyaya dair artan güvensizliğin altını çizerken CEO’ların, liderlerin, kurumların daha aktif olup gerçek bilginin açığa çıkmasına destek olmaları gerektiğini vurguluyor. Çünkü araştırma, insanların uluslararası mesajlar yerine lokal, kendi kurumunun, kendi CEO’sunun mesajını daha güvenilir bulduklarını söylüyor. 

Bu rapor, insanlığın ve toplumların gelişimi için kurumlara ne kadar ağır bir rolün düştüğünün kanıtı. Toplumsal olaylara değinen, elini taşın altına koyan kurum olmak bu dönemde daha da önem kazandı ancak amaç birliği ile kendi topluluğunu yaşatmayı hedefleyen kurumlar için değişim her zaman içeriden başlamalı. Kurumlar sürdürülebilirlik, sosyal sorumluluk çalışmalarına verdikleri, verecekleri önem kadar çalışanlarına da değer vermeli ve kurum kültürüne yatırım yapmalı ki insanlar en temel gereksinimleri karşılanmış hissederek ortak bir amaç altında bir olabilsinler. 

Can Ne İster?

Ve aslında rahmetle andığım Doğan Cüceloğlu Varoluşun 5 Boyutu ile o kadar güzel özetlemiş ki kendimizi insan yerine konmuş olarak görmek için en temelde neye ihtiyaç duyduğumuzu:

1. Can, Kaale Alınmak, Umursanmak İster
2. Can, Kabul Edilmek İster
3. Can, Değerli, Vazgeçilmez Olmak İster
4. Can, Yeterli Olmak İster
5. Can, Sevilmek ve Özlenmek İster

Bir yandan son derece basit görünen bu 5 altın kural öte yandan da bir o kadar zor. Çünkü bir başka insana tanıklık edebilmek için öncelikle insanın kendini bulması, kendini sevmesi, kendini değerli hissetmesi, onu tetikleyen yanlarının, kendi değerlerinin, bilinç seviyesinin farkında olması, gelişim alanlarını, hayat amacını, gizli yeteneklerini keşfetme yolculuğunda olması gerekiyor.

Bu nedenle kurum kültürünün istenilen yönde evrilmesinde kritik rol taşıyan liderlerin öncelikle bu bilinç seviyesinde olması gerekiyor. Çünkü çalışanların kurum kültüründen algıladığı yöneticilerinin onlara yaşattığı ortam ve duygu bütünü oluyor. Bu zorlu dönemde hem alttan hem üstten sıkıştırılarak her şeyden sorumlu olmaları beklenen orta kademe yöneticiler doğal liderlermiş gibi varsayılıyorlar. Bu orta kademe yöneticiler henüz kendi gereksinimlerini tatmin edememişken sihirli değnekleri ile her şeye çözüm olsunlar diye bekleniyor.  

Liderler Önce Kendini Sonra Ekibini Anlamalı 

Bu nedenle pandemi ile biraz olsun durup finansallarının ötesinde çalışanlarının akıl ve ruh sağlığının önemini anlamaya başlayan kurumların bence bu dönemin en önemli adımı öncelikle kendini tanıyan liderler yetiştirmek olmalı. Liderlerin mesleki bilgi ve becerisi kadar önce kendini sonra ekibini anlayabilme yetisi olmalı. Yöneticiniz kim ise onun yaşattığı kültür sizin kurum kültüründen algıladığınız oluyor.

 Kişisel değerlerinde güven kavramı ile sorun yaşadığının farkında olmayan bir insan, ekibi üstünde kontrol kurmaya çalıştığının, her türlü minik detaya bakıp, onları özgür bırakmadığının farkında olamaz. Kadın kimliği ile barışık olmadığının farkında olmayan bir insan erkek çalışanlarına torpil geçerek takım içindeki adaleti bozduğunun farkında olamaz. 

Çalışanların binayı kundaklama noktasına gelmemesi için, birer birer kurumu terk etmemesi için elinde kahvesi ile arada görünüp rapor soran değil, halden anlayan, herkesin ihtiyacına göre ona destek sunan, yol gösteren ve gerektiğinde kolları sıvayarak takımı ile birlikte ter döken liderler gerek. Kurumların ise lidere bu farkındalığı sağlayacak gelişim olanaklarını sunmaları...

Toplumsal refah seviyemizin artması için kurumların üstlerine düşen sorumluluğu yerine getirip önce iyi insanlar yetiştirmeyi hedeflemesi gerekiyor. İyi insanlar iyi kurumları, iyi kurumlar iyi toplumları, iyi toplumlar iyi ülkeleri oluşturuyor. Ve daha iyi bir dünya için en temel adım önce insanı anlamakla başlıyor.  
 

Yeni makalemizi okudunuz mu?