LinkedIn’de Toksik Pozitiflik: İşyerinde her şeyi sevmek zorunda mıyız?



Profesyonel dünyada pozitiflik, uzun zamandır başarıyla eş anlamlı kabul ediliyor. Motivasyon konuşmalarından kişisel gelişim kitaplarına, kurumsal değer manifestolarından LinkedIn paylaşımlarına kadar her yerde, “her koşulda olumlu olmanın” gücü vurgulanıyor. İşyerinde karşılaşılan zorlukları bir gelişim fırsatı olarak görmek, kriz anlarında bile iyimser kalmak ve başarısızlıklardan ders çıkararak ilerlemek, günümüz profesyonel kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Ancak bu yaklaşım, zamanla gerçek duyguları bastıran, doğal insan tepkilerini göz ardı eden bir norm haline mi geldi? Özellikle LinkedIn gibi profesyonel ağlarda paylaşılan içeriklere baktığımızda, sanki iş dünyasında herkes kendi hayatının ilham verici bir kahramanıymış gibi görünüyor. İşten çıkarılanlar “harika bir deneyim kazandığını” söylüyor, ağır iş yükü altında ezilenler “bunu bir öğrenme yolculuğu” olarak tanımlıyor, kötü yöneticilerle çalışanlar bile “bu sayede empati becerilerini geliştirdiğini” belirtiyor.

Peki, burada kaçırdığımız şey ne? Gerçekten bu kadar mutlu muyuz, yoksa pozitif olma baskısı altında sahte bir iyimserlik performansı mı sergiliyoruz?

Sürekli Mutlu Görünmenin Dayatması

Kurumsal dünyada profesyonellik, genellikle duyguların yönetilmesi ve denetlenmesi gereken bir beceri olarak kabul edilir. Çalışanların stresle başa çıkması, olumsuz durumlar karşısında metanetini koruması ve her zaman dengeli bir duruş sergilemesi beklenir. Ancak bu beklenti, zamanla duyguların tamamen saklanması ve hatta bastırılması gereken bir norm haline gelmiştir.

Artık iş yerinde stres, hayal kırıklığı, öfke ya da mutsuzluk gibi duyguların ifade edilmesi bile profesyonellik dışı kabul ediliyor. Bir çalışan, yöneticisinin adil olmadığını ya da şirketteki belirsizlikten endişe duyduğunu dile getirdiğinde, hemen “olumsuz bir bakış açısına sahip”, “motivasyonsuz” ya da “uyumsuz” olarak değerlendirilebiliyor.

Peki, iş dünyasında başarının yolu gerçekten her zaman soğukkanlı, dengeli ve pozitif olmaktan mı geçiyor? Duygularını açıkça ifade eden bir çalışan, profesyonel olmaktan uzak mı kabul ediliyor?

Duyguların Kurumsal Jargon İçinde Yeniden Tanımlanması

Toksik pozitiflik atmosferinde, mutsuzluk ya da hayal kırıklığı bile doğrudan ifade edilemiyor. Çalışanlar, olumsuz deneyimlerini bile kurumsal olarak “kabul edilebilir” bir dile çevirmek zorunda hissediyor. Artık kimse iş yerindeki adaletsizliklerden, tükenmişlikten ya da yöneticileriyle yaşadığı çatışmalardan doğrudan bahsetmiyor. Bunun yerine, daha "profesyonel" bir anlatı geliştiriliyor:

“İş yerinde bazı zorluklarla karşılaştım ama bu süreçte çok şey öğrendim.”
“Beklenmedik bir ayrılık yaşadım, ancak şimdi yeni fırsatlara açığım.”
“Gerçekten zor bir dönemdi ama bu bana dayanıklılığı öğretti.”

Bu ifadeler, aslında bir tür duygusal otosansürü gösteriyor. İnsanlar, profesyonel kimliklerine zarar vermemek için hissettiklerini olduğu gibi paylaşmak yerine, onları daha “ilham verici” bir çerçeveye oturtarak anlatıyorlar.

Bir çalışan iş yerinde adaletsizlik yaşadığını, yöneticisinden memnun olmadığını veya iş kültüründen rahatsız olduğunu açıkça dile getirdiğinde, bu durum onun kariyerine zarar verebilecek bir riske dönüşebiliyor. Çünkü iş dünyasında mutsuzluğun “yanlış” olduğu düşüncesi, artık kurumsal kültürün içine işlemiş durumda.

Toksik Pozitiflik, Gerçeklik Algımızı Nasıl Çarpıtıyor?

LinkedIn ve benzeri profesyonel ağlarda paylaşılan başarı hikâyeleri, ilham verici kariyer yolculukları ve “her deneyim bir öğrenme fırsatıdır” söylemleri, iş dünyasında sürekli bir iyimserlik atmosferi yaratıyor. Ancak bu atmosfer, iş hayatının doğasına aykırı, gerçek duyguların filtrelendiği, zorlukların ve memnuniyetsizliğin görünmez hale geldiği bir dünya yaratıyor.

Eğer herkes bu kadar mutlu, motive ve tatmin olmuşsa,
-    Neden çalışan bağlılığı giderek azalıyor?
-    Neden büyük şirketlerde bile istifa oranları hızla yükseliyor?
-    Eğer her şey bu kadar yolundaysa, neden çalışan tükenmişliği küresel bir sorun haline geldi?

Bu çelişkinin temel sebebi, iş dünyasında samimiyetin riskli hale gelmesi. İnsanlar, yaşadıkları olumsuz deneyimleri açıkça dile getiremiyor. Çalışanlar ve yöneticiler, gerçek iş deneyimlerini olduğu gibi paylaşmak yerine, profesyonel imajlarına zarar vermeyecek şekilde çerçevelemek zorunda hissediyor.
Kurumsal dünyada, duyguların doğrudan ifade edilmesi genellikle hoş karşılanmıyor.

- Bir çalışan, yöneticisinin kötü bir lider olduğunu düşündüğünü yüksek sesle dile getiremez.
- Bir profesyonel, iş yerindeki politikalar yüzünden gelişemediğini itiraf edemez.
- Bir kişi, mutsuz olduğunu ve işinden memnun olmadığını açıkça ifade ederse, profesyonel çevresinde “negatif” biri olarak algılanabilir.

Bu nedenle iş dünyasındaki birçok kişi, hissettiklerini değil, hissetmesi gerekenleri paylaşmayı tercih ediyor. Herkes, kariyerini tehdit etmeden duygularını yönetmenin bir yolunu bulmak zorunda kalıyor.

Bu durum zamanla kurumsal gerçeklikle bireysel deneyim arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Şirketler, çalışanlarının bağlı ve motive olduğuna inanırken, çalışanlar aslında mutsuzluklarını gizlemek için sürekli bir “iyimserlik performansı” sergilemek zorunda hissediyor.

Toksik pozitiflik, iş dünyasını gerçeklikten kopuk bir sahneye çeviriyor. Burada herkes, gelişim yolculuğunda sürekli ilerleyen, her krizden güçlenerek çıkan ve en kötü deneyimlerden bile bir ders almayı bilen “mükemmel profesyoneller” gibi görünmek zorunda. Oysa gerçek dünya, bu kadar pürüzsüz değil. Ve belki de artık bu gerçeği konuşmaya başlamanın zamanı geldi.

Gerçek Duyguların Görünmez Kılınması

Toksik pozitiflik, çalışanları yalnızca sürekli mutlu olmaya zorlamakla kalmıyor, aynı zamanda gerçek duygularını saklamalarını bir norm haline getiriyor. İş dünyasında başarı ve pozitiflik arasındaki güçlü bağ, mutsuzluğu ya da memnuniyetsizliği dile getiren çalışanların olumsuz etiketlenme riskiyle karşı karşıya kalmasına neden oluyor.

Bir çalışan, iş yerindeki adaletsizlikten, tükenmişlik hissinden ya da kariyerindeki durgunluktan açıkça bahsettiğinde, "şirket kültürüne uyum sağlayamayan", "motivasyonsuz" ya da "problem odaklı" biri olarak damgalanabiliyor. Bu durumda, bireylerin önünde iki seçenek kalıyor: Ya gerçek duygularını bastıracak ve profesyonel dünyada kabul gören iyimser anlatıya uyum sağlayacak ya da işinden ayrılarak kendisini daha özgürce ifade edebileceği bir alan arayacak.

Ancak duyguların sistematik olarak bastırılması, çalışan bağlılığı ve iş tatmini açısından büyük riskler taşıyor. Çünkü duygularını özgürce ifade edemeyen bireyler, kendilerini iş yerinde psikolojik olarak güvende hissetmiyor. Bu güvensizlik, zamanla çalışanların işlerine duygusal olarak bağlanmasını zorlaştırıyor. İçsel gerçeklik ile dış dünyaya yansıtılan imaj arasındaki kopukluk büyüdükçe, bireylerin iş yerindeki kimlikleri ile öz kimlikleri arasındaki fark giderek derinleşiyor.

Kurumsal mutluluk baskısı, şirketlerin çalışanlarını gerçekten iyi hissettirmek yerine, onları iyi hissetmek zorunda bıraktığı bir sisteme dönüşüyor. Çalışanların hissettikleriyle söylemek zorunda oldukları şeyler arasındaki uçurum, zamanla iş tatminini ve verimliliği azaltırken, şirket içinde sessiz tükenmişlik vakalarının artmasına neden oluyor. Çünkü mutsuzluğun konuşulamadığı bir ortamda, çözüm üretmek de imkânsız hale geliyor.

Peki, bir organizasyon gerçekten sürdürülebilir bir iş kültürü oluşturmak istiyorsa, çalışanlarının her zaman mutlu olduğunu görmek mi istemeli, yoksa onların gerçek duygularını özgürce paylaşabilecekleri bir alan yaratmak mı? İş dünyasının samimiyete ne kadar hazır olduğu, aslında gelecekte hangi organizasyonların gerçekten başarılı olacağını belirleyecek en önemli faktörlerden biri olabilir.
 

 

 

Bizde içerik bol, seni düzenli olarak bilgilendirmemizi ister misin? :)