“İnsan, ilişki yönetimi, değişim ve gelişim benim için üretmekle eşdeğer”

O, liseden itibaren çalışmaya başlayan, pazarlamadan satın almaya,
turist rehberliğinden satış danışmanlığına uzanan farklı deneyimlere sahip bir yönetici.
Hiç deneyimi olmadan girdiği İK alanındaki ilk terfisini 6 ay içinde alan ve “Bu ilerleme hızımı, geçmişteki farklı deneyimlerime borçluyum” diyen Abdi İbrahim İlaç İK Müdürü Berna Boragan,
sahada olmaktan, soyut çalışmalarının somut sonuçlarını görmekten,
canlı canlı geri bildirim almaktan tatmin oluyor.

İş yaşamı boyunca sık sık birleşme ve yeniden yapılanmalarla karşı karşıya kalan,
bir dönem kendi işini kurup KOBİ’lere danışmanlık yapmayı tercih eden
Berna Boragan bu söyleşide sadece kariyerindeki kilometre taşlarını değil,
İK’nın geleceğini nasıl gördüğünü ve
7 yaşındaki Bora’nın annesi olarak zaman planlamasını nasıl yapmaya çalıştığını
da paylaşıyor.

Önce geçmişe, iş hayatınızın ilk günlerine dönelim. Yolculuğunuz nerede, nasıl başladı?

1996 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldum, ardından aynı üniversitenin Psikoloji bölümünden Sosyal Psikoloji yüksek lisans derecesini aldım. Aslında İK’nın tam olarak ne olduğunu öğrendiğim andan itibaren bu alanda çalışmak istediğimi biliyordum ama yolumuz kesişene kadar pek çok farklı alanda deneyim kazandım.

Zaten liseden itibaren yazları bilfiil çalışan; turist rehberliğinden yer hostesliğine, satış danışmanlığından kart pazarlamaya kadar pek çok farklı konuda hem deneyim, hem para kazanmış biriydim. Ama profesyonel iş yaşamına girişim, 1994 yılında henüz okul devam ederken, bir tanıdığımız aracılığıyla, şu anda faaliyette bulunmayan bir anaokulunda çalışmaya başlamamla oldu.

Neydi oradaki göreviniz?

Bana önce “Yönetici Asistanlığı” unvanını verdiler. Sadece telefonlara bakıyordum. Ama sonrasında öğretmen mülakatları yapan, 5 yaş çocukların bilgisayar derslerine girip onlara bilgisayar öğreten, okul bültenini hazırlayan, kayıt işlemlerini yapan, personele yönelik iç eğitimlerde rol alan; kısacası okul müdürünün sağ kolu gibi hareket eden bir çalışan haline geldim.

5 yıl boyunca profesyonel bir iş yaşamında öğrenilmesi gereken tüm temel konulara hakim oldum: Ast – üst ilişkilerini, idare etmek ile yönetmek arasındaki farkı, planlamayı, programlamayı, pazarlamayı, kendini doğru anlatabilmeyi, hedef kitle ile etkili iletişim kurabilmeyi orada deneyimledim. Hatta sürecin sonunda yaptığım şey, o anaokuluna ISO 9000 belgesini kazandırmakta etkin rol oynamakta oldu.

ISO 9000 süreci neler öğretti size?

Patronumuz bir şekilde farklılık yaratmak istiyordu. Biz de bu konuyla ilgili araştırmalar yapınca karşımıza ISO 9000 çıktı. O zamanların çok önemli bir süreciydi. Dokümantasyon, arşivleme, takip, süreç analizi ve süreçler arası girdi-çıktı ilişkilerini kurabilmek kritik önem taşıyordu. Konuyla ilgili çok çalıştık, ben çok şey öğrendim ve sonunda kurum Türkiye’de bu belgeyi alan ilk anaokulu, Avrupa’da ise ilklerden biri oldu. Ben de bu dönemde kazandığım deneyimi, iş yaşamımın ileriki dönemlerinde kullanma şansı buldum.

Bunun sonrasında da okulda çalışmaya devam ettiniz mi?

O anaokulu kapandı ama patronumuzun sahip olduğu bir başka yabancı uyruklu kişilerin çocuklarına hizmet veren okulunda bir yıl daha çalıştım.

Öğrencilerin yüzde 80’inin, yöneticilerin de çoğunun yabancı olduğu bu okulda 1 yıl boyunca zorlu bir görevi; Satın alma ve Pazarlama Müdürlüğü’nü yürüttüm.

Hem lokal hem de yurtdışından gelecek eğitim malzemelerinin satın alımını yapıyor, bir taraftan da okulun tanıtım faaliyetleriyle ilgileniyordum. Bir diğer görevim ise yabancı ve Türk çalışanlar arasındaki ilişkiyi sağlamaktı. Anlayacağınız bir anlamda personelcilik kısmına burada girmiş oldum.

Bu deneyimlerin ardından İK’ya geçişiniz nasıl oldu?

Çalıştığım kurum el değiştiriyordu, master tezim bitmişti ve artık evliydim. Yeni bir arayış içindeydim. Bu dönemde tanıdığım headhunter’lara CV’mi ulaştırmaya başladım. Tesadüfi bir buluşma sonucu o firmalardan birinin yöneticisi ile hali hazırda sektörde İK yöneticiliği yapan bir tanıdığım bir araya gelmiş ve başvurumdan bahsedilmiş İşte bu buluşma beni, yeniden yapılanma süreci içinde, yetiştirilmek üzere İK Uzmanı arayan Dardanel ile bir araya getirdi.

Mülakatımı, şu anda birlikte çalıştığım yöneticimle yaptım. Hatta benimle birlikte aday olan diğer arkadaşımla birlikte Çanakkale ve Enez’deki fabrikaları ziyaret ettik. Dönüşte de işe kabul edildim.

İK alanındaki ilk deneyimlerinizi kazanırken neler yaşadınız?

İşe başladığım ilk gün, hatta ilk saat, benden mülakat yapmam istendi. Çok şaşırmıştım; bu konuyla ilgili eğitimim de deneyimim de olmadığını düşünmüştüm. Ancak sonradan anladım ki; ISO sürecinde organizasyon şeması yazarken de, öğretmen alımı yaparken de pek çok deneyim kazanmıştım. Yetkinliklerim vardı, tekniğimin olgunlaşmasına gelmişti sıra… Bunu da iş başında yapabilirdim.

Nitekim biz şu anda Abdi İbrahim’de de aynı yöntemi uygularız: Bize göre en etkili öğrenme iş başında, zorlu projeler sırasında sağlanır. “Zorlu sularda yüzme” felsefesi, çalışanın kendi sınırlarını görebilmesi açısından çok önemlidir.

Gerçekten bu yaklaşım bende de işe yaradı ve ilk terfimi, göreve başladıktan yaklaşık 6 ay sonra alarak İK Sorumlusu oldum.

Sonraki durağınız neresi oldu?

2001 Ocak ayında yöneticimle birlikte Koç Topluluğu’na katıldım; Birmot AŞ.’nin İnsan Kaynakları yöneticiliği görevini 2005 yılına kadar yürüttüm.

Bu süreçte hem şirket içindeki tüm ik projelerinde, hem de topluluk içinde yürütülen işe alma ve yerleştirme, iş değerlendirme ve çalışan memnuniyeti projelerinde aktif rol alarak özellikle otomotiv grubundaki şirketleri de yakından tanıma şansım oldu. 2002–2004 yıllarında, Birmot bünyesinde “Öğrenen Organizasyon” modellemesi ile çalışan memnuniyeti odaklı yürütülen “Trio Projesi”nin üç sahibinden biri olarak çalışmanın felsefesini oluşturdum ve Türkiye çapında farklı bölgelerde sürdürülebilir kalıcı uygulamalara hep birlikte imza attık .

2005 yılı benim için zorlu bir dönem oldu. Hem Birmot-Otokoç şirketlerinin birleşmesi ve yeniden yapılanma süreci, hem babamın vefatı, hem de yeni anne olmanın getirdiği yeni sorumluluklar üst üste geldi.

Tam bu dönemde Koç Holding Nakkaştepe’de İşe Alım Yöneticisi olarak çalışmaya başladım. Tüm Koç Topluluğu şirketlerinin işe alım süreçlerinin koordinasyonu, üniversite – sanayi işbirlikleri, kockariyer.com’un oluşturulması ve MT programları benim görev alanıma girdi. O yıl biraz nefes almış oldum; pazarlama tarafım gelişti. Gençlerle, öğrenci kulüpleri ile bir arada çalıştım.

Ama artık yeniden sahada olmak; kime hizmet ediyorsam orada onlarla yan yana çalışmak istiyordum. Bu nedenle çok anlık bir kararla kendi işimi kurmaya, edindiğim deneyimi paylaşmaya ve sektöre kendi adıma katkı sağlamaya karar verdim; 1 Mayıs 1996 tarihinde Trio İnsan Kaynakları Danışmanlık şirketini kurdum.

Neler yaşadınız bu danışmanlık döneminde?

Özellikle KOBİ’lere İK hizmeti vermeyi amaçlıyordum. Tek başıma başladığım işimde sonrasında 9 kişilik bir ekiple, ayda ortalama 15 farklı müşteriye hizmet verebilen bir yapıya ulaştım. Bir taraftan insan kaynakları sistemleri ve süreçleri ile ilgili danışmanlık hizmeti verirken, bir taraftan da farklı seviyeler ve uzmanlıktaki pozisyonlara yönelik işe alım hizmetlerimiz yürüdü. Dönem dönem değerlendirme merkezi çalışmalarında danışman olarak görev aldım.

Ancak bir süre sonra aldığım bir teklifle, mevcut işlerimi tamamlayıp ekibimi farklı işlere yerleştirdikten sonra 2008 yılında Abdi İbrahim’de çalışmaya başladım.

Öykünüzü anlatırken “İK’nın ne olduğunu öğrendiğim andan itibaren bu alanda çalışmak istediğime karar verdim” dediniz. Hangi kilit kelimelerdi sizi bu alana yönelten?

İnsan, ilişki yönetimi, gelişme, değişim… Bunlar benim için “üretmekle eşdeğer”... Yaptığım işin sonunda somut sonuçlar almak benim için gerçekten çok önemli ve tatmin edici oluyor. O zaman “evet şimdi oldum” hissini daha somut yaşayabiliyorum.

Şu anda kaç kişilik bir ekiple, hangi sorumlulukları yerine getiriyorsunuz?

İK ekibi olarak toplamda 24 kişiyiz. Bana bağlı olan bir arkadaşım var. Bir de proje bazlı, matriks yapıda bu kişiler ile farklı zamanlarda temas ediyorum.

Ben şu andaki görevimde, aslında bir anlamda İK’daki iş geliştirmeden sorumluyum. Abdi İbrahim İlaç bünyesindeki yetenek yönetimi uygulamaları ve tüm İK süreçlerinin geliştirilmesi ile ilgili iş geliştirme çalışmalarını yürütüyorum. İK olarak hedef kitlemizi oluşturan dört gruba; “Üretim ve Ar-ge”, “Abdi İbrahim Tower ”, “Uluslararası Pazarlar” ve “Satış teşkilatı” yönelik organizasyonel gelişime yönelik modeller oluşturmak, kritik süreçlere yönelik tasarımlar yapmak ve sürekli uzun vadeli stratejilerimizi destekleyecek projeler geliştirmek önemli görevlerimiz arasında.

Hangi yeni projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Şu an, ”Performans Kültürünü Oluşturmak konusunda yeni bir projeye imza attık. Bu proje, şirketimiz tarihindeki faaliyetlerimiz içinde ortaya koyduğumuz ilk uzun soluklu ve sürdürülebilir karlı büyüme stratejimizi besleyen projemiz oldu. Bir nevi insan kaynakları olarak ürün lansmanı yaptık diyebilirim.

Bu ürünün içinde, aslında birçok şirkette uygulanan, bizde de mevcut olan 360 derece değerlendirme, hedef belirleme yayılımı, geri bildirim, gelişim planlamalar, çeşitli prim sistemleri ve ödüllendirme süreçleri yer alıyor. Aslında stratejik entegre bir İK sisteminden söz ediyoruz. Bu ana proje tüm müşterilerimizde belli prensiplerle yürütülmek zorunda. Benim görevim bu noktada projeyi oluşturmak, lansmanını yapmak, yaptıktan sonra da bunların o müşterilerde hedef kitleye göre yapılıp yapılmadığını, uygulamasını takip etmek…

 

“BANA GÖRE STRATEJİK İK,
ŞİRKETİN BÜYÜMESİNİ DESTEKLEYEN KARARLARI VERİRKEN 
HEM SİSTEM HEM İNSAN BOYUTUNU DÜŞÜNEBİLMEKTİR”

Siz bu alanda çalışmaya başladığınızdan bu yana İK nasıl bir noktaya geldi sizce?

Bu soruyu yanıtlamadan önce, temsil ettiğim nesli düşünmem ve dikkate almam gerekiyor bence: Ben, personelcilik ve endüstri ilişkilerinden İK’ya geçiş sürecini yaşamadım, Bu dönemin orta noktasında bu alana girdim. Ama bunu yaşamış olan yöneticilerimden koçluk aldım ve destek gördüm. Şimdi ise stratejik entegre İK yönetimi aşamasına geldik. Yarın belki başka bir ad ve tanımlama ile karşı karşıya kalacağız.

Bu süreçte çok temel olarak şunu gördüm: Stratejik İK, şirketin uzun vadeli sürdürülebilirliğini ve büyümesini destekleyen kararlar verilirken; insan yönetimi ve sistem boyutunu düşünmek, dolayısıyla insan ve sistem boyutunu düşünme noktasında insan kaynakları bakış açısını o kararların içine dahil etmektir.Şu an biz Abdi İbrahim’de bunu oldukça güzel yaşıyoruz.

Özellikle şu dönemde öne çıktığını düşündüğünüz İK uygulamaları var mı?

Değişim yönetimi ve farklı kültürlerin yönetiminin çok ön plana çıktığını düşünüyorum. Çünkü her sektörde çok fazla birleşme ve evlilikler yaşanıyor. Dolayısıyla farklı kültürler arasındaki sinerjiyi yaratmak çok önemli. Elbette yetenek yönetimi de şu an önemi üzerinde durduğumuz sıcak konular arasında yer alıyor.

Biraz da yöneticilik anlayışınızdan konuşmak isteriz. Kariyer öykünüzü anlatırken “idare etmek” ile “yönetmek” arasındaki farktan söz ettiniz. Nedir bu fark sizce?

İdare etmek, yönetmek ve buna bir de liderlik etmeyi eklersek, aradaki farkı belirleyebilmek çok da kolay değil aslında. Bana göre bu farkı çok önemli bir kilit kelime belirliyor: Paylaşım.

Ben paylaşmayı seven; bilgiyi, deneyimi paylaşmayı önemseyen bir yöneticiyim. Ama yöneticilik tarzımı sürekli sorgulamayı da asla ihmal etmem. Hatta sorgulamanın ötesinde, arkadaşlarımdan fikir aldığım, onlara danıştığım çok zamanlar oluyor. Onlardan, bir hatam olduğunda söylemelerini istiyor ve benzer yaklaşımı herkesten bekliyorum. Dolayısıyla paylaşımcı bir tarafım var.

Bir de yönetirken çözüm üretmek benim için çok önemli. Müşteri odaklı yanım, yöneticiliğime de yansır. Hedef kitlem kimse ona göre bir şey yaratmayı ve ekibimi de ona göre yönlendirmeyi çok sevinirim.

Tüm bunların dışında, öngörülebilir hatalara karşı toleransı düşük olan bir yapım olduğunu da belirtmek isterim. Ama artık bu olası hataları önlemek için önlemimi önden alıyor ve arkadaşlarıma arada sinyaller, göndererek, hazırlıklı olmalarını sağlamaya çalışıyorum.

Planlı, programlı olmak benim için çok önemli. Eğlenerek çalışmayı çok severim ama plansız olunca stres seviyemin yükseldiğini de çok iyi biliyorum.

Söz plan programdan açılmışken, bu yoğun tempo içinde zaman yönetimini nasıl yapıyorsunuz?

Yapabilmek hiç kolay değil; hatta koçluk aldığım alanlarımdan biri de bu. Size oğlumun okulundaki bir uygulamadan bahsetmek istiyorum: Teneffüs zilleri yok; sınıftan çıkış ve sınıfa dönüşü kendi saatlerinden ve koridorlardaki saatlerden takip ederek zamanalrını kendi kendilerine yönetmeyi deneyimliyorlar.

Gerçekten de zaman yönetimi kişinin kendiyle ilgili. İnsanlara; hatta çocuklarımıza bile daha çok güvenip onlara sorumluluk vermemiz, bazı şeyleri delege edebilmemiz gerekiyor.

Şu an şirket içinde yaymaya çalıştığımız mottomuzu bu konuya da uyarlanabileceği için paylaşmak isterim: “Gözlemleyin, takip edin, geri besleyin, geliştirin ve bu döngüyü takip ettirin” der. Gerçekten de, karşımızdaki her kimse ona beklentilerimizi aktarıp, takip ederek ve aralarda da geri bildirim vererek zamanımızı daha verimli kullanabileceğimize inanıyorum.

 

DERGİ

HRdergi Mayıs sayısı çıktı

SATIN AL Mayıs 2024