ALGORİTMİK GÖZETİM TOPLUMUNDA “İK”

Türker Tuncer

20. yüzyılda mekanik ölçümlemeye dayalı endüstriyel toplumun çıktısı iş yönetimi bağlamında “personel yönetimiydi”. Kurumlarda süreç optimizasyonu ile verimliliğe dayalı yaklaşımların ana yüklenici olduğu süreç ölçek ekonomisinin ilkeleri ve marjinal fayda esasıyla ekonomik döngüde yerini almaktaydı. Makinelere ve otomasyona dayalı üretimle cansız emeğin canlı emeğe oranı da belli bir seviyede tutularak hem üretim hem de tüketim toplumlarının organizasyonu yönetilebilir kılınmaktaydı.

Özellikle 1970’lerin ilk yarısındaki petrol krizi ve Bretton Woods düzenindeki değişimle parasal sistemin yeniden yapılandırılması ile teknolojinin iş hayatındaki ilk yansımaları daktilonun yerini masa üstü bilgisayarların alması, cep telefonlarının sivilleşmesi ve internet devrimi ile 1980 ve 90’lara damga vurdu. 1990’larda serbest piyasa ekonomilerinin yaygınlaşması ve özelleştirmelerin hız kazanmasıyla global ölçekte pazar penetrasyonunu da güçlendiren çok uluslu şirketlerin etkisiyle “yetenek savaşları yönetimi” yaklaşımlarının ön plana çıktığı bir geçiş dönemi yaşandı.

21.yüzyılın Dot.com balonu, Enron krizi ve 11 Eylül saldırılarıyla hızlı bir açılış yapması kapsamında “personel yönetimi” yerini küreselleşmenin kazandığı hızla İnsan Kaynakları alanına bırakmaya başladı. Esasında burada sadece bir isim değişikliğinden öte beklenti, ihtiyaç ve yaklaşım değişikliği içeren bir dönüşüm söz konusu oldu. 2007-08 mortgage krizi, takip eden farklı ülkelerdeki finansal dönüşümler, sonrasındaki sağlık riskleriyle dolu pandemi süreçleriyle insan yönetiminin daha karmaşık bir hal aldığı ortada. Bir açıdan bakıldığında 1988-2008 dönemini tanımlayan VUCA dünyasından, 2008-2020 BANI ve 2020 sonrası FLUX dünyasına geçişle tanımlanan yeni dünya düzeninde İnsan Kaynakları ya da İnsan ve Kültür olarak dönüşüm bir doğal çıktı halini almakta. Porter’a atfedilen “Kültür stratejiyi kahvaltıda yer” sözünden hareketle, çevik yaklaşımların ve doğru kararların daha da önem kazandığı günümüzde çok iyi tasarlanan stratejilerin bile uygulamadaki başarısızlıklarında insan faktörünün olduğuna dair farkındalık oldukça yükseldi. İnsan faktörünün, yatırım kararlarında, pazar analizlerinde, stratejik yaklaşımlarda önemli bir girdi olarak ele alınması bu minvalde yaşanan deneyimlerin de etkisiyle ön plana çıktı.

Yapay zekâ çağı olarak da adlandırabilecek işletim sisteminin de FLUX olduğu post-covid süreci ise algoritmalara dayalı dijital kapitalizmin bir aşaması. Gözetim toplumu olarak da adlandırabileceğimiz bu dönemde dünyadaki sekiz buçuk milyar insana karşılık bir buçuk milyar CCTV kamerası var. Yani yaklaşık her yedi kişiye bir kamera düşüyor. Sosyal medya ve medyatik programlar aracılığıyla da takip edilmek, kontrol altında tutulmak, sürekli gözetlenebilmek makul ve meşru olarak algılanıyor.  Bu kitle psikolojisinde insanın “tarihin öznesi” olarak değiştirme ve yön verme yetkinliğinin de risk altında olduğunu söylemek mümkün. Bu geçişte insan yönetimi alanında kritik hale gelen başlıklar ise şu şekilde özetlenebilir:

İlk faktör olarak insan kaynağının yapay zekâ tarafından yerinin alınması olasılığı önemli. Yapılan araştırmalarda mevcut işlerin dönüşümü, mevcut insan kaynağına yeni beceri seti kazandırma konuları sürekli ön plana çıkarılmakta. Bununla birlikte yapay zekâ tarafından yapılarak mevcut istihdamdaki olası olumsuz etkilerine dair de öngörüler raporlara yansımakta. Özetle, insanın otomasyon ve internet devriminden de öte ciddi anlamda yerinin alınabileceği ve değer üretme algısının yeniden dizayn edilebileceği bir sürecin başındayız. 

Mevcut işgücü ve insan kaynağının yeni ihtiyaçlara göre geliştirilmesi de hız toplumunda çok sabır gösterilecek bir durum olmayabilir. Bu kapsamda “Z ve Alfa” kuşakları son organik insan olarak tanımlanan örnekler şekilde bundan elli sene sonraki tarih e-kitaplarında yerlerini alabilirler. Bu sürecin ciddi bir işsizlik dalgası da oluşturacağı karamsar olmakla birlikte gerçekçi bir ihtimal.

İkinci bir nokta ise dijital toplumda insanın denetim ve kontrolü. Burada vatandaşlık puan sistemine dayalı ve ödül-ceza mekanizmalarının toplumsal düzeni korumak için doğal kabul edileceği bir süreç bizi bekliyor. Ünlü Black Mirror dizisinin “Dibe Vuruş” adlı bölümündeki senaryonun gerçek olması ve dijital distopyada yaşam çok uzak değil. Yine 2011 yapımı “In Time” filminin de öngörüleri gerçekleşme potansiyeli açısından oldukça yüksek. Toplumlarda insanın, şirketlerde de organik-insan veya robot-insan kaynaklarının kontrol edilmesi ve denetlenmesi için davranışların sürekli puanlanması, herkesin çok yönlü geri bildirimle birbirini telefon uygulamaları üzerinden değerlendirilmesi, yüz tanıma sistemleri ile potansiyel suç ve riskin pro-aktif olarak erkenden önlenmesi hayatımızın alışkanlık yaratacak parçaları olma noktasında.  Nitekim kişisel verilerin korunmasına yönelik düzenlemelere karşın, “rıza toplumu” üretmeye yönelik dijital onay süreçlerinin de bu tür uygulamaların yasal zeminini güçlendirmeye katkı sunduğu da bir diğer gerçek.

Bir diğer bağlam ise, yapay zekanın duygusal zekâ noktasında henüz insanın ikamesi olamayacağı ve insanın bu yönüyle vazgeçilmezliğini koruyacağı klişesi. Oysaki Hariri’nin “Neksus” kitabında belirttiği 2023 yılından bu yana yapılan testlerde yapay zekanın karşısındaki kişinin/bireyin duygusal durumunu anlayarak doğru tepki ve sorular yönelttiği ve duygusal zekâ seviyesi olarak insandan geri kalmadığına dair ciddi deney ve gözlemler söz konusu. Bu çerçevede insanın ayırt edici yönü olan limbik beyin kontrolündeki duygusal farkındalık ve bilişsel gücün rekabet avantajını koruyacağı hipotezi önümüzdeki dönemlerde özellikle robot-birey ile çürütebilir. 

Sonuç olarak, Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi” kitabında belirttiği bir algoritma çağındayız ve insanın artı değer olarak kendi “rızasıyla” ürettiği veri ile birikimsel deneyimi özellikle pandemiyle birlikte ciddi bir kaynak olarak birikti. Şimdi bu yıllara dayalı deneyim ve tarihsel verinin insanın geleceğini şekillendirmede kullanılacağı ve bunu olasılık hesaplamalarıyla algoritmaların dijital dünyada yöneteceği bir süreçteyiz. Daha az düşünen, kararı yapay zekaya bırakan, doğru soru ve yanıtlara çok zaman ayırmayan bireyin “beyin çürümesi” riskiyle karşı karşıya olduğu da düşünüldüğünde, algoritmik gözetim toplumunda “İK” varoluşsal bir kriz yaşayacağını öngörmek sadece bir kötümser yaklaşım olarak kalmayabilir.

Bizde içerik bol, seni düzenli olarak bilgilendirmemizi ister misin? :)