Yapay Zekâ Çağı ve Tarihsel Sürdürülebilirlik

Türker Tuncer
John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (1859) adlı eserinde o dönemin koşullarında “yapay zekâ” için aşağıdaki gibi tanımlama yapmıştı: “İnsanoğlunun, mükemmel ve güzel hale getirmek için haklı olarak kendi yaşamını kullandığı eserleri arasında en önemli elbette kendisidir. Makinelerle – insan formundaki otomatlarla- ev inşat etmek, mısır yetiştirmek, savaş yapmak, dava görmek, hatta kilise yapmak ve dua etmek mümkün olsaydı, şu anda dünyanın daha medeni bölgelerinde yaşayan ve kesimlikle sadece doğanın üretebileceklerine ve üreteceklerine aç türler olan erkekleri ve kadınları bile bu otomatlarla değiştirmek önemli bir kayıp olurdu. İnsan doğası bir modele göre geliştirilecek ve tam olarak kendisine verilen işi yapmak üzere kurulacak bir makine değil, büyümesi ve onu bir canlı yapan iç kuvvetlerin eğilimine göre tüm yönlerde kendini geliştirmesi gereken bir ağaçtır.”
Mill’in yaşadığı dönemde İngiltere’de hızlanan “Çitleme hareketleri” ile tarımsal kapitalizme geçişin temeli oluşturularak, toprak sahipleri sermaye birikimi için kırsalda arazileri ele geçirmeye başlamıştı. Kırsal nüfus da bu özelleştirme içeren süreçte esasında topraksız bırakılarak proleterizasyona uğramış ve sanayi devriminin ihtiyacı olan endüstriyel kapitalizmin işçi sınıfı olarak kentlere yoğun bir göçe başlamıştı. Yine, aynı 19. yüzyıl İngiltere'sinde, iş gücünden tasarruf sağlayan makinelerin imalathanelere yerleştirilmesinin çalışan maaşları ve ürünlerin kalitesi için doğurabileceği sonuçlar hakkında endişe duyan işçilerin Ludizm eylemlerinde, Ludditler bu organize eylemlerin çoğunluğunda karşı oldukları makineleri parçalamışlardır. Sanayi devrimi bir bakıma Fransız İhtilali ile birlikte -dönemin ekonomi politiğine uygun biçimde- “yeni çağı” bitirip, “yakın çağı” başlatan tarihsel olay olarak medeniyet gelişiminde yerini almıştı.
Bu kapsamda içinden geçtiğimiz dönem de ileride tarih kitaplarına “yakın çağı” kapatıp “dijital çağı” başlatan yapay zeka dönemi olarak girmeye adaydır. Bu dönemin baskın ekonomi-politiği olarak da mevcut para sisteminde (kısmi rezerv bankacılığı) ve coğrafyada jeostratejik değişimlerin (enerji mücadeleleri ve soğuk barış dönemi) yaşanması bu ihtimali güçlendirmektedir. Teknolojinin hegemonyasında bu dönemin taçlandırılması da dijital gözetim kapitalizm olarak adlandırılmasını anlamlı kılmakta. Bu dönüşüm sürecinde 18-19. yüzyılın endüstriyel kapitalizminin proleteryasının da “bulut serfi” ve/veya “prekaryaya” evrildiğini görmekteyiz.
Şüphesiz ki teknoloji, iş gücü piyasalarını tarihsel süreçte daha önce bozmuştur. Fakat şu ana kadar, bu bozulmaların en geniş çaplı olanlarını bile düzeltmek ve yönetmek nispeten kolay olmuştur. Çünkü şimdiye kadarki teknolojiler genellikle çalışanları artık yapılması gerekmeyen eski işlerden yeni teknolojinin yarattığı tamamen yeni işlere veya yeni teknolojinin doğrudan veya dolaylı olarak daha çok talep görmesini sağladığı eski işlere yerleştirmiştir. Nitekim, tarımsal ekonomiden, endüstriyel kapitalizme ve oradan da finans-hizmet kapitalizme geçiş emeğin yetkinliklerinde çok radikal dönüşümler içermeyen ve belli bir zamana yayılarak eğitimlerle desteklenebilen daha planlı ve makul tempolu dönüşümlerdir. Artı değer açısından da emek yoğunluğu ile makine odaklılık arasında bir dengeye dayalı olarak pekala yönetilebilmekteydi. Neticede, klasik ekonomik döngünün öngörülebilir arz ve talep dengesi kapsamında karlılığa endeksli dönemsel büyüme, durağanlaşma ve gerileme eğrileri halen “görünmez elin” desteğiyle yürürlükteydi.
Bir bakıma, “yaratıcı yıkım” (disruptive innovation) yerine bir istikrarlı güvenilir ve sürdürülebilir bir sistem kurmadan olanı tarumar edip insandan adapte olmasını bekleyerek, ortaçağın önüne çıkan medeniyetleri yıkan ve yerine bir kurulum yapmayan Moğol istilalarına karşı toplumların kaldığı korumasızlığa benzemektedir.
Ancak, 1990’ların ikinci yarısında yaşanan bölgesel Asya, Rusya krizleri ve devamında gelen Long-Term Capital şirketinin iflası, teknoloji-dot.com balonu ile “inovatif” muhasebesel anestezinin kaçınılmaz sonu olan Enron skandalı kapitalizmde yeni bir evreye girilmesinin işaret fişekleriydi. 2007-08 mortgage krizi ve zincirleme türev işlemler piyasasının çökmesi de aslında 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile sembolik olarak sona eren Soğuk Savaş’ın yarattığı geçici belirsizliğin sembolik 2008 Lehman Brothers iflasıyla artık endüstriyel kapitalizmden finansal hizmet kapitalizmine geçildiğini göstermekteydi. Bir bakıma 2008-09 döneminde, Bretton Woods sisteminin tamamen çökmesinin ve bu minvalde “müesses nizamın” nihai cenaze töreni yapılmıştı.
Endüstriyel kapitalizmden finansal kapitalizme geçiş yaklaşık iki yüz sene içinde gerçekleşirken, finansal kapitalizmden dijital gözetim kapitalizmine geçiş bunun neredeyse onda biri bir sürede (20 yıl içinde, 2008-2028) yüksek bir ivmeyle gerçekleşecekti ki esasında değişim yönetişimi, “VUCA”, “BANI” ve “FOMO” gibi post-modern kavramları da hayatımıza dahil eden bu ivmeli dinamizmdi.
Aslında belki de her şey eski ve zararsız bir fikirle başladı. Çiftçiler onlarca yıldır, gelecek yılın hasadını önceden kararlaştırılmış, sabit bir fiyattan satma hakkını (veya opsiyonunu) satın alarak düşen fiyatlara karşı kendilerini sigortalıyorlardı. Bu bir sigorta sözleşmesinden başka bir şey değildi. Buğday çiftçisi, buğday fiyatında meydana gelebilecek bir düşüşe karşı sigorta primi ödüyordu. Bu fikrin daha uğursuz bir şeye ilk dönüşümü, sigortalanan “şeyin” buğday gibi olmaktan çıkıp bir bahis, bir iddia ve bir kumar haline gelmesiydi. Bu opsiyon ve türevler Bretton Woods altında mevcuttu. Ancak gerçekten tehlikeli bir şeye dönüşmesi için önce Bretton Woods’un ölmesi gerekiyordu. Bu ölüm, yeni düzen zincirlerinden kurtulan bankacıların önce başkalarının parasıyla sonra da havadan yarattıkları parayla borsada bahis oynamalarına izin verilmesi anlamına geliyordu. İşler yolunda gittiği sürece, sanki oturma odalarında hiçbir banka hesabına borç yazmadan sınırsız nakit veren bir ATM bulmuş gibiydiler. Tek yapmaları gereken yarınlar yokmuş gibi borç almaktı.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde 2007 yılına gelindiğinde insanlığın toplam gelirinin on katı kadar para, çoğunluklar Wall Street ve Londra’daki rulete yatırılmıştı. Bu süreçte sermayenin üzerindeki kamusal denetimlerin kaldırılarak yatırım bankacılığına ticari bankacılık yapma faaliyeti verilmesi, (Roosevelt’in Glass-Steagal Yasası’nın Clinton tarafından 1999’da kaldırılması) türev piyasalarındaki yüksek liberalleşme esasında bu kontrolsüzlüğü getirmişti. 1971 Nixon şokunun başlattığı bu yeni “yaldızlı çağda”, en iyi okullarda fizik doktorası yapanlar, göz kamaştırıcı matematikçiler, hatta sanatçılar ve tarihçiler Wall Street’e akın ediyordu. Güç hızla endüstriyel kapitalizmden finansal kapitalizmin kalelerine kayıyordu.
Bu çerçevede, bu kez işler gözetim kapitalizminin bu tekno-feodal döneminde tamamen farklı olabilir. Öncelikle bu çağa ismini verecek “yapay zekânın” varsayılan insanın her bilişsel başarısına veya kapasitesine yetişme veya üstün gelme kapasitesi nedeniyle, belki de pek çok insan topluca işgücü piyasasından çıkarılacaktır. Yapay zekanın etkisiyle ilgili şüpheci yaklaşım, tek başına tümevarımsal açıdan kesinlikle haklıdır. 1950’lerin sonunda, ilk yapay zekâ devrimini başlatan bir etkinlik olan “Dartmouth Yapay Zekâ Yaz Araştırma Projesi’nde” Hyman Minsky, kendisinden emin biçimde ilan etmiştir: “Zeki problem çözme makinelerinin güçlü etkisi ve büyük bir ihtimalle hakimiyeti altında kalacak bir çağın eşiğindeyiz.” Yarım yüzyıldan epey uzun bir süre sonra ise biz halen bu devrimin tam olarak gerçekleşmesini beklemekteyiz. Yapay zekâ o ilk zamanlardan bu yana uzun bir yol kat etmiştir:
Artık önemi büyüktür. Dilbilimciler, ruhbilimciler, yasal kurumlar, sağlık kuruluşları ve başka birçoğu çok büyük çapta harekete geçmiş durumdadır. Yapay zekâ yakın zamanda bizimle hatasız ve deyimsel bir İngilizceyle konuşuyor, temel yaşam tercihlerimizde bize danışmanlık ediyor, kimin ne kadar süreyle hapse konulacağına karar veriyor ve en yıpratıcı hastalıklarımıza tanı koyuyor olabilir.
Yapay zekâ aynı zamanda büyük bir sektördür. 2019’da dünya genelinde 15 milyar dolar civarında olan yapay zekâ yatırımı pandeminin de etkisiyle 2025 sonunda 225 milyar doları geçmiştir. Yapay zekaya hükmedenin dünyaya hükmedeceği bir döneme girmekteyiz. Nitekim, 2018 tarihli Harvard Business Review “ Human + Machine: Reimagining Work in the Age of AI” adlı çalışmalarında H. James Wilson ve Paul Daugherty, 12 alanda 1.500 şirket üzerindeki araştırmalarının yapay “Human kullanımı sayesindeki performans ilerlemelerinin benimsenen iş birliği ilkelerinin sayısıyla orantılı olarak arttığını gösterdiğini bildirmektedir. Ele alınan beş ilke ise şu şekilde sıralanmaktadır:
• İş süreçlerini yeniden tasarlamak,
• Deneyimleri / çalışan katılımını kabul etmek,
• Yapay zekâ stratejisini aktif olarak yönlendirmek,
• Sorumluluğunu bilerek veri toplamak ve de,
• Yapay zekayı işe katmak ve ilgili çalışan niteliklerini geliştirmek için işi yeniden tasarlamaktır.
Diğer yandan, yapay zekanın yanlış ellerde olması halinde risk, Jean Tirole’nin tabiriyle “dijital distopya” olabilir. “Algoritmik sömürgecilik”, Mary L. Gray ve Siddharth Suri’nin 2019 tarihli “Ghost Work” adlı kitaplarında açıklandığı üzere, insanları otomatik makineler gibi görüp onların haklarını, güvencelerini ve kaynaklara erişimlerini engelleyerek tüm insanların hakkı olan saygıyı ortadan kaldırabilir. Sonuç olarak esasen kontrol, ceza ve karlılık için tasarlanan pahalı ve gereksiz teknolojik ilerlemeler öngörmekteyiz: Yüz tanıma, çalışan gözetimi, akıllı sınırlar, tam zamanında programlama, öngörücü kolluk, risk değerlendirmeleri ve otomatik çalışan disiplini gibi yaklaşımlar yapay zekâ teknolojileri bir yayılım alanı bulabilir.
ABD iş gücü İstatistikleri Bürosu’nun yeni tahminleri 2030’a kadar düşük ücretli işlere ait istihdam artışında bir düşüş veya önemli yavaşlama öngörmektedir. Otomasyon ve yapay zekâ bu düşüşteki faktörlerden sadece ikisidir. İstihdam artışını ayrıca pandemi sonrasında da süren veya kalıcı niteliğe erişen uzaktan çalışmada artış, iş seyahatlerinde azalma, fiziksel yakınlıktan kaçınmada bir miktar devamlılık, müşteri alışkanlıklarında değişiklikler ve internet alışverişlerinde bir artışı gibi değişiklikler de engelleyecektir. Bunu destekler biçimde esasında 2008 mortgage krizini izleyen süreçte 2010’lar, ABD’de II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ortalama iş gücü verimliliği açısından en kötü dönem olmuştur. İmalatta çalışılan saat başına verim 2010-2019 arasında yıllık sadece %0.6 artmıştır.
1946-1971 arasındaki %3 ile kıyaslandığında oldukça yavaştır. Yine Mc Kinsey raporuna göre, dünya genelinde yapay zekaya yapılan 39 milyar dolarlık özel yatırımın yaklaşık 28 milyar dolarını algoritmik otomasyona odaklı dünya teknoloji devlerine (Google, Facebook, Amazon, Microsoft, Netflix, Alibaba ve Baidu’ya) aittir. Tekno-feodal gözetim kapitalizmi olarak da adlandırılabilecek bu çağın en kritik sosyo-ekonomik başlıklarından birisi de şüphesiz teknolojik işsizlik olacaktır.
Ez cümle Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikayesi” adlı romanının başlangıcında 18. yüzyılın Avrupa’sını betimlediği gibi sanki günümüz de buna benziyor: "Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu”.
21. yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz bu süreçte artık 2050 yılı milenyuma göre daha yakın. İki Şehrin Hikayesinde bahsedilen Paris ve Londra’nın artık ülke bazında ABD ve Çin olacağını ve teknoloji şirketlerinin dominasyonunda geçecek bir dönemin bizi beklediğini öngörmek sanırım çok isabetsiz olmaz.