“Koskoca CEO’sun, Bizim Çocuğa da Bir Şeyler Ayarlarsın…”

Kaan KOSOVA
Komşuluk, akrabalık kavramı dünyanın hemen hemen her bölgesi için önemli bir sosyolojik unsurdur. Bireysel mahremiyeti ön planda tutan toplumlar için bile bunlar önemli kavramlardır. Örneğin çocukluğunu bildiğiniz bir kimse “büyük adam” olmuşsa mahallece, köyce ya da sülalece o kişiyle gurur duyarız. Hele bir de bu kimse hasbelkader birkaç televizyon, gazete, YouTube programı gibi medyada boy göstermişse…
“Falanca futbolcu, falanca şirket CEO’su, falanca şarkıcı bizim mahalleden çıktı. Peşimizde koşardı, şimdi aldı yürüdü. Yanına gitsek tanımaz.” Eğer bu içinde gurur ve haset kokulu taşlamayı siz de hayatınızda bir kez olsun duyduysanız, mahalle-köy kültüründe büyümüş ya da mahalle-köy kültürüne haiz bir kişiyle ahbaplık ediyorsunuz demektir.
İşin sosyolojik kısmı üzerinden devam edersek; “büyük adam” kahramanımızın networkünü yavaş yavaş farklı mecralara taşımış olduğunu göreceğiz. Doğal ya da yapay seçilim yoluyla eski ahbaplıklarını bırakmak zorundadır artık. Bu davranış kulağa bir “kibir” emaresi gibi geliyor. Fakat dişiyle, tırnağıyla kazıyarak bir yerlere ulaşabilme başarısı göstermiş olan kahramanımızı da anlamak gerekiyor diye düşünüyorum ben.
Bir Cenaze ya da Bir Düğün…
Çünkü network bizi olumlu ya da olumsuz anlamda bambaşka seviyelere götüren yegâne araçtır. Ağın çok geniş olmasından ziyade “kaliteli” olması elbette ki kariyer yolculuğu için çok büyük önem taşıyor. Hatta o kadar önemli ki ne yazık ki kimi zaman yaptığınız işlerden bile daha kıymetli olabiliyor.
Ve bir gün… Bir cenaze için ya da ikinci kuşak bir kuzenin düğünü için kahramanımız doğup büyüdüğü ama artık ait olmadığı yerlere gider. İçinde bir parça gurur, bir parça tedirginlikle…
Gururludur çünkü başarmıştır.
Tedirgindir çünkü başarmıştır.
Artık bir rol model olmuştur. Kaçınılmaz bir talep eli kulağındadır “Bizim çocuk liseye kadar okuyabildi ama çok akıllıdır. Askerliği de geçen yaz bitirdi. Senin şirkette şöyle masa başı, hafta sonu tatilli bir şeyler ayarlasan çok iyi olacak…”
İşte kahramanımız için müthiş bir dilemma! Uzaktan bir tanıdık diye torpil mi yapacak? Liyakat ne olacak? Şirkettekiler ne diyecek? Bir de doğup büyüdüğün yerlere karşı kibirli görünmek var… “Özgeçmişini göndersin, bakalım” demek baştan savmaktan başka bir şey değil. Bunu iki taraf da biliyor. İki tarafın bildiği bir başka şey de özgeçmişte işe yarar pek bir şey olmadığı.
“İşe alımda birtakım süreçlerimiz var…” bu steril cümle, kahramanımızın liyakat ilkesini de gözeterek vicdan rahatlatma mekanizmasını devreye sokması olarak okunabilir. Ancak bu sınıfsal ayrımın dik alasıdır. Çünkü bu aslında “süreçlerimiz var ve senin çocuk bu sürecin dışında” demek.
Bu durum aslında bize bir başka sosyolojik soruyu sorduruyor. Kahramanımız gerçekten “liyakat savunucusu” mu yoksa sistemin kazananı olduğu için “sistem savunucusu” mu?
O Yaparsa Profesyonellik, Sen Yaparsan Hainlik
Bir de şöyle düşünelim. Evet, o çocuk bir şekilde işe başladı. Akıllı da bir kişi gerçekten. Verilen işi yapıyor, ahlaken de gayet iyi. Ancak kendisini bekleyen başka bir tehlike var: Bizim Çocuk Sendromu.
Bir şirkette işler her zaman harika gitmez ve bu çok doğaldır. Bazen şirketlerde “cadı avına” çıkılır. Bizim çocuğu avlamazlar ama herkese yüzde 30 zam yapılırken, bizim çocuğa yüzde 15 yapılır. Ailenin çocuğudur o; herkes gider profesyonellik olur, o giderse “hain” olur. Başarılı olsa “zaten biz aldık”, başarısız olsa “torpille buraya kadar”, terfi istese “nankör”… Yüklenilen bu misyon zaman zaman o kadar bıktırıcı hale gelebilir ki iş aramak daha kolay görünür.
CEO’muz Ne Yapmalı?
Öncelikle bu durum, kahramanımız için çok zor bir durum gibi görünüyor ama bence bir çıkış yolu var. Gelen talebi direkt reddetmek en temiz çözüm, varsın kibirli bilsinler…
Ancak vasıfsız bir kişinin ilk etapta birkaç eğitim almasını sağlamak özellikle liyakat konusunda fırsat eşitliği doğmasına yarayabilir. Bu davranış kapıyı kapatmak değil herkese eşit şekilde aralık bırakmak ve bunu net bir şekilde ilan etmek anlamına gelir. Fırsat eşitliği ayrımcılığın da önüne geçecektir.
Liyakat ilkesine sadık kalabilmek için genelde mesafe koymak gerekir. Bu “mesafe koyma” işi ekseriyetle yanlış anlaşılır ama adil davranabilme işi popüler olmak değildir. Torpil yapılan çocuğun tam anlamıyla profesyonel olması çok olası değil. Torpil yapmayan CEO ise akrabaları, mahallesi tarafından kibirle suçlanmaya mahkûm. Kenar mahalleden çıkan biri için başarılı birisinin ödeyeceği diyet iki dünya arasında sıkışmaktır. Liyakat onu yukarı buyur ederken, aidiyet aşağıdan “gelsene” diye seslenir.
2000 yılında aramızdan ayrılan Ahmet Kaya’nın “Kenar Mahalleli” şarkısından bir alıntıyla yazımı noktalıyorum:
Bir kenar mahalleliyim,
Mecburen uzaktan severim.
Ev önlerinde babalar,
Kızına baksam cinayet sebebiyim.