Bağlam Açısından İşveren Markası

Prof. Dr. Emel Esen

İşveren markası uzun yıllar boyunca evrensel bir yönetim yaklaşımı olarak değerlendirilmiş olsa da güncel çalışmalar bu yapının kültürel ve sektörel bağlamlardan bağımsız biçimde ele alınamayacağını göstermektedir. Çalışanların kariyer konusundaki beklentileri, iş yaşamına ilişkin değer yargıları ve işverenle aralarında kurmuş olduğu psikolojik sözleşmeler, bireysel tercihler ile birlikte, içinde bulunulan toplumun kültürel normları, ekonomik yapısı ve çalışma yaşamına ilişkin tarihsel dinamikleri doğrultusunda da şekillenmektedir. Bu nedenle işveren markası, farklı ülkelerde aynı anlamı üretmeyen ve bağlama göre yeniden yorumlanması beklenen bir yapı olarak tasarlanacaktır.

İşveren markasının temel yönelimi, şirketin mevcut ve potansiyel çalışanlar açısından çekici olarak algılanmasını sağlayacak değer önermelerinin oluşturulmasıdır. Ancak bu değer önermeleri ekonomik unsurlardan ibaret değildir. Kariyer gelişim fırsatları, şirket kültürü, sosyal ilişkiler, çalışan deneyimi, liderlik anlayışı ve kurumsal itibar gibi birçok unsur işveren markasının ayrılmaz parçaları haline gelmiştir. Bu çerçevede özellikle ekonomik değer, sosyal değer, gelişim değeri, ilgi değeri, yönetim değeri, etik ve ahlaki değer ve uygulama değeri gibi boyutlar işveren markasının çok boyutlu doğasını açıklamada önemli bir çerçeve sunmaktadır. Ayrıca araştırmalarda, bu boyutlara her kültürde aynı anlamın yüklenmediği görülmektedir. Başka bir ifadeyle işveren markası şirketlerin oluşturduğu bir iletişim dili olmasının ötesinde, çalışanların kültürel değer sistemleri içerisinde yeniden anlamlandırdığı sosyal bir yapı niteliğine geçmiştir.

Kültürel Bağlam

Ulusal kültürün işveren markası üzerindeki etkisi özellikle kültürel boyutlar açısından daha görünürdür. Güç mesafesi, bireycilik-toplulukçuluk, belirsizlikten kaçınma ve erillik gibi kültürel özellikler, çalışanların bir işverende hangi özellikleri daha değerli bulduğunu doğrudan etkilemektedir.

Bireycilik düzeyinin yüksek olduğu toplumlarda çalışanlar daha fazla özerklik, bireysel kariyer gelişimi ve esnek çalışma modellerine önem verirken, toplumcu kültürlerde aidiyet hissi, ekip ilişkileri ve yöneticilerle kurulan sosyal bağlar daha ön plana çıkmaktadır. Dikey toplum yapılarında güç, hiyerarşik biçimde dağıtılmakta ve üst pozisyonlarda bulunan bireyler daha fazla ayrıcalığa, kaynağa ve statü göstergesine erişebilmektedir. Buna karşılık yatay toplumlarda sosyal ilişkiler daha eşitlikçi bir yapı göstermekte, güç farklılıkları daha düşük düzeyde kabul görmekte ve bireyler arası etkileşimlerde eşit katılım daha fazla önemsenmektedir. Bu nedenle dikey toplumlarda işveren markası, kurumsal bir çekicilik unsuru olarak kalmayıp, bireyin statü ve prestij kazanımını sağlayan önemli bir sembolik sermaye niteliği taşımaktadır. 

Prestijli bir şirkette çalışmak; saygın bir marka kimliğiyle ilişkilendirilmek, güçlü sosyal ağlara erişmek, yüksek statülü çalışma ortamlarında bulunmak ve ayrıcalıklı kaynaklardan yararlanmak gibi sosyal göstergeler üzerinden değerlendirilmektedir. Dolayısıyla dikey kültürlerde çalışanlar, itibarlı ve güçlü kurumsal markalara daha fazla önem verme eğilimi gösterebilmektedir. Bu sonuç, işveren markasının standartlaştırılmış mesajların ötesinde yerel kültürel kodlarla uyumlu biçimde oluşturulması gerektiğini göstermektedir. 

Ülkeler arası karşılaştırmalı çalışmalar da bu kültürel farklılıkların işveren markası üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Türkiye örneklemi üzerinde gerçekleştirilen araştırmalarda Türkiye’de sosyal ilişkiler, insani değerler ve bilgi paylaşımı gibi unsurların daha yüksek düzeyde önemsendiği görülmektedir. 

Buna karşılık ekonomik ödüller ve kariyer fırsatları önemli olmakla birlikte kültürel bağlama göre farklı biçimlerde yorumlanmaktadır. Benzer şekilde Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinde yapılan araştırmalar, iş–yaşam dengesi, kariyer beklentileri ve iş çekiciliği gibi unsurların kültürler arasında önemli ölçüde değiştiğini göstermektedir. Bu bulgular, başarılı işveren markası stratejilerinin küresel ölçekte tek tip mesajlar üretmek yerine yerel çalışan beklentilerini dikkate alan esnek yapılar üzerine kurulmasının gerekliliğini yansıtmaktadır. 

Farklı Avrupa ülkeleri üzerinden yapılan değerlendirmeler ise kültürel boyutların işveren markasına nasıl yansıdığını daha somut biçimde göstermektedir. Hollanda gibi bireycilik düzeyi yüksek toplumlarda iş–yaşam dengesi, esneklik ve açık iletişim daha güçlü çekicilik unsurları olarak öne çıkarken; Almanya’da performans odaklılık, teknik uzmanlık ve yapılandırılmış kariyer sistemleri daha fazla önem kazanmaktadır. 

Kültürel bağlamın işveren markası üzerindeki etkisi aynı zamanda daha geniş ölçekte ulus markası süreçleri üzerinden de değerlendirilmelidir. Ulus markası, bir ülkenin farklı hedef kitleler açısından kültürel temellere dayalı biçimde farklılaşmasını sağlayan bir değer bütünü olarak tarif edilmektedir.

Küresel yetenek rekabetinin yoğunlaştığı durumda ülkeler yatırım çekmek ile birlikte, yüksek nitelikli çalışanları kendi ekonomilerine kazandırabilmek amacıyla da güçlü bir ulusal marka oluşturmaya çalışmaktadır. Özellikle yaşam kalitesi, güvenlik, kültürel çeşitlilik, sürdürülebilirlik anlayışı, demokratik yapı, eğitim olanakları ve toplumsal refah gibi unsurlar, nitelikli çalışanların belirli ülkelere yöneliminde önemli rol oynamaktadır. Bu bağlamda hükümetler, üniversiteler, turizm işletmeleri, yatırım ajansları ve çok uluslu işletmeler gibi farklı aktörler ulus markası süreçlerinde ortak ve iş birliğine dayalı hareket etmektedir. 

Özellikle küresel işletmeler açısından güçlü ve olumlu bir ülke markası ile ilişkilendirilmek, kurumsal meşruiyetin artırılmasına ve uluslararası yetenekler açısından daha çekici bir işveren imajı oluşturulmasına katkı sağlayabilmektedir. Örneğin teknoloji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren küresel şirketler, yalnızca kendi kurumsal kimlikleriyle değil, faaliyet gösterdikleri ülkenin yenilikçilik kapasitesi, yaşam standartları ve uluslararası itibarı üzerinden de değerlendirilmektedir. Böylece işveren markası, şirketin insan kaynakları uygulamalarının bir sonucu olmaktan çıkarak, ülkenin küresel rekabet gücü ve uluslararası algısıyla bütünleşen daha geniş ölçekli bir noktaya taşınmaktadır.

Sektörel Bağlam

Sektörel dinamikler de işveren markasının yapısını belirleyen faktörler arasında yer almaktadır. Her sektörün çalışma koşulları, teknik kapasitesi, toplumsal algısı ve çalışan beklentileri farklı olduğu için işveren markası stratejileri de sektörel bağlama göre değişmektedir. Özellikle hizmet sektöründe çalışan deneyimi ile müşteri deneyimi arasındaki ilişki daha görünür hale gelmektedir. Çalışan bağlılığı ve şirket içi marka deneyimi doğrudan hizmet kalitesine yansımakta; bu nedenle işveren markası hizmet sektöründe stratejik bir performans unsuru olarak değerlendirilmektedir. 

Konaklama ve turizm sektörü, işveren markasının en yoğun hissedildiği alanlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Sektörde uzun çalışma saatleri, vardiyalı sistemler, mevsimsel iş yoğunluğu, yüksek çalışan devri ve fiziksel/duygusal emek gerektiren çalışma koşulları gibi yapısal sorunlar, nitelikli çalışanların sektörde uzun süre kalmasını zorlaştırmaktadır. 

Bu durum, işletmeler açısından yalnızca çalışan bulma problemini değil, aynı zamanda çalışanı elde tutma ve örgütsel bağlılık oluşturma sorununu da beraberinde getirmektedir. Ancak tüm bu zorluklara rağmen turizm ve konaklama sektörü; farklı kültürlerle etkileşim kurma, sosyal ilişkileri geliştirme, yabancı dil becerilerini artırma, destinasyon deneyiminin bir parçası olma ve dinamik çalışma ortamlarında yer alma gibi önemli avantajlar da sunmaktadır. Özellikle genç çalışan grupları açısından bu deneyimsel ve sosyal yönler, sektörün çekiciliğini artıran önemli unsurlar haline gelebilmektedir.

Ayrıca konaklama sektöründe işveren imajının çalışanlar, adaylar ve diğer paydaş grupları tarafından farklı biçimlerde değerlendirildiği görülmektedir. Bu durum, işletmelerin mevcut çalışan deneyimini iyileştiren içsel uygulamalara da ağırlık vermesini gerekli hale getirmektedir. Çünkü çalışanların günlük deneyimleri ile şirketin dışarıya sunduğu işveren söylemi arasındaki uyum, özellikle hizmet sektöründe işveren markasının güvenilirliği açısından belirleyici olacaktır. 

Çalışan Deneyimi ve İçsel Süreçler

İşveren markası tek yönlü bakışla, dış dünyadaki hedef kitleye göre bir iletişim stratejisi olarak değerlendirilmemelidir. Çalışanların şirket içerisinde yaşadığı/yaşayacağı deneyim, işveren markasının devamlılığı açısından itici güç olup, bu tarz bir işveren markası yaklaşımı, şirketlerin çalışanlarına sunduğu deneyimin holistik ve eklemeli biçimde yönetilmesini gerekli kılmaktadır. Özellikle çalışan bağlılığı, psikolojik güvenlik, liderlik bakış açısı, iç iletişim süreçleri ve çalışanların adalet algısı gibi unsurlar, işveren markasının çalışanlar tarafından benimsenmesinde öne plana çıkacaktır.

Dijitalleşme ve Sürdürülebilirlik Bağlamı

Dijitalleşme süreci, işveren markasının yapısını daha karmaşık ve etkileşimli bir hale getirmiştir. Sosyal medya ve çevrim içi kariyer platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte çalışanlar şirketleri resmi iletişim mesajları ve çalışan deneyimlerine ilişkin dijital içerikler üzerinden değerlendirmeye başlamıştır. Böylece işveren markası tek yönlü kurumsal iletişimden çıkarak çok aktörlü bir anlam üretim sürecine dönüşmüştür. 

Bugünkü çalışan yorumları, sosyal medya deneyimleri ve dijital itibar ağları işveren markasının algılanmasında önemlidir. Bu nedenle işveren markası çalışanların şirket hakkında nasıl bir anlatı oluşturduğu ile de şekillenecektir. Aynı zamanda sürdürülebilirlik odaklı dönüşümler de işveren markasının içeriğini yeniden yapılandırmaktadır. Özellikle genç çalışan kuşakları açısından çevresel duyarlılık, sosyal sorumluluk, kapsayıcılık ve psikolojik iyi oluş gibi unsurlar önemli çekicilik faktörleri haline gelmiştir. Çalışanlar bir bakıma etik değer üreten ve toplumsal katkı sunan şirketlerde çalışmayı daha anlamlı bulmaktadır. 

Özellikle çevresel kaygı ve iklim değişikliğine yönelik farkındalığın küresel ölçekte artması, çalışanların şirketleri değerlendirme biçimlerini önemli ölçüde dönüştürmüştür. Çevresel duyarlılık araştırmaları ilk olarak 1970’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde yoğunlaşmış olsa da, ilerleyen süreçte farklı kültürel bağlamlarda çevresel kaygının nasıl şekillendiğini inceleyen geniş bir literatür oluşmuştur. Bulgaristan, Kazakistan, Portekiz, Slovenya ve Tayland gibi farklı kültürel yapılara sahip ülkelerde gerçekleştirilen çalışmalar, çevresel farkındalığın toplumların kültürel değerleri ve sosyal normları doğrultusunda farklı biçimlerde geliştiğini göstermektedir. 

Bunun yanında Brezilya, Norveç, Japonya, Meksika, Peru, Kanada, İsveç ve Avustralya gibi ülkeler arasında yapılan karşılaştırmalı araştırmalar da çevresel kaygının kültürler arasında önemli farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu açıdan sürdürülebilirlik odaklı işveren markası stratejileri kültürel bağlam dikkate alınmadan standart biçimde uygulanırsa başarılı sonuçlar ortaya çıkmayacaktır. 

Özellikle çevresel duyarlılığı yüksek çalışan grupları açısından şirketlerin sürdürülebilirlik politikaları, yeşil uygulamaları ve iklim değişikliğine yönelik tutumları işveren çekiciliğine yönelik bakışı değiştirecektir. Ayrıca güncel çalışmalar, çevresel tutumların, bireysel değerlerle ilişkilendirilmiş kültürel bağlam ve kimlik yapılarıyla yön değiştireceğini de göstermektedir. 

Son söz

Sözün özü, işveren markası, kültürel, sektörel ve dijital dinamiklerin kesişiminde şekillenen bütünleşik bir yapı olarak değerlendirilmelidir. Ulusal kültür, çalışan beklentileri, sektör dinamikleri, içsel süreçler, dijitalleşme ve sürdürülebilirlik gibi unsurlar işveren markasının nasıl üretildiğini ve nasıl algılandığını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle günümüzde başarılı ve ideal işveren markası stratejileri, standartlaştırılmış mesajlardan çok bağlamsal uyuma dayalı esnek ve çevik yaklaşımlarla biçimlendirilmelidir. 
 

Bizde içerik bol, seni düzenli olarak bilgilendirmemizi ister misin? :)